Çocuk muşum.
Köyümde okul
yok,
Başka köyde
okula daha ilkkez başlamıştım.
Duvarda, bir resim gördüm.
Tüm sınıfın en iyi göreceği yere asılmıştı.
*Bu kim öğretmenim? Dedim.
*Bu Mustafa Kemal Atatürk! Dedi…
*Nen ki, böyle duvara
astınız?
*Bak yavrum, onu birkaç cümleyle açıklamak mümkün
değil. Sana şunu söyleyim. O olmasaydı, şimdi belki de biz olmayacaktık, sen de
olmayacaktın. Adın Halil değil, tanıdığımız, bildiğimiz isimler değil, bambaşka
söylenmesine alışık olmadığımız isimler olacaktı. Onu iyi tanı. Onu iyi öğren...
*Tamam öğretmenim. Size
söz onu çok iyi tanımaya, öğrenmeye çalışacağım.
Öğretmenimin “Onu iyi tanı, onu iyi öğren” sözü kulağıma küpe oldu. Taa birinci
sınıftan başlamak üzere onu iyi tanımaya, iyi öğrenmeye çalıştım. Doğuşunu, çocukluk ve öğrencilik yıllarını,
hatta, okulda matematik öğretmeni Mustafa’nın onun olağanüstü zekaya sahip
olduğunu görerek, Kemal ismini verişini. Dayısının tarlasında, kargalar, zarar
vermesin diye kovalayışını. Hem de acaba; ‘düşmanların zararlı olduğunu o zaman
düşünüp, sonra ülkeden kovduğunu da, çocukluğundaki bu karga konusundan
esinlenmiş olabileceğini de varsaydım.
Okulları başarılı bir bir bitirişi, subaylığı
ve 1900’lü yılların başlangıcı sinema şeridi gibi, aklımdan, beynimden akıp
giderken 1.Dünya Savaşı ve Sevr Antlaşması sonrası geliyor, usumun hücrelerine.
Ordularımız
dağıtılmış,
Silahlarımız düşmana teslim edilmiş.
Bu güzel yurdumun dört bir yanı işgal edilmiş.
Fatih’in kazandırdığı İstanbul sokakları düşman
çizmeleriyle ezilmiş.
İzmir’in o güzel kızları, Beyaz Laleleri düşman
askerleriyle kirlenmiş.
Ak saçlı analar, beli
bükülmüş babalar, böyle bir soysuzluktan, utanmış, arlanmış….
Eli silah tutan, kadın,
kız, genç, yaşlı düşmana direnmiş ama olmamış.
İşte tam durum böyle iken, Samsun da bir ışık
parlamış. Bu ışık ki, Çanakkale’de düşmana geçit vermemiş. Arıburun’da arı,
Kocatepe’de kartal olmuş. Amasya, Eruzurum ve Sivas Kongreleri’yle ülke
insanıma umut olmuş. İnönü, Fevzi Çakmak, Rauf Orbay ve benzeri komutanlarla,
tek yürek, tek bilek ve birlik olmuş, İstiklal Savaşı’nı başlatmış. “Ya
istiklal, ya ölüm” parolasıyla yola çıkmış. İnönü Savaşları ve Büyük Taaruz’la
‘İlk hedefiiz Akdeniz’dir” komutuyla düşmanı Ege’nin soğuk sularına gömmüş.
Düşmanı yurttan atmış
Atam. Ama; demiş ‘daha işim bitmedi.’ Yollar, köprüler, fabrikalar yapmış. Bu
millete layık, en önemli yönetim diyerek Cumhuriyet’i kurmuş.
“Cumhuriyetimiz öyle
sanıldığı gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava kazanılmış değildir. Bunu elde
etmek için kan döküldü. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müdafaa
için lazım olanı yapmaya hazırız.” demiş ve onu da, gençliğe emanet ederek:
Gençliğe:
“Ey Türk Gençliği!
Birinci
vazifen, Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini korumaktır.”
Öğretmenlere:
“Cumhuriyet, sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür
nesiller ister. Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.”
Orduya:
“Ordumuz Türk Birliği’nin, Türk vatanseverliğinin,
Türk topraklarının güvencesidir.
Daha çok şeyler söylüyor Atam Mustafa Kemal.
Bana; ‘Ne uyuyorsun kalk. Sen öğretmensin, öğretmenin yatması, uyuması olmaz.
Beni ve cumhutiyeti doğru, dürüst anlatın. unutturmaya çalışıyorlar, Yazıklar
olsun sizlere…’
Birden bire uyanıyorum. Kan ter içindeyim. Kendi
kendime soruyorum. Birkaç saatlik rüyada bile Ata’nın bu ülkeye hizmetinin ne
olduğunu gördüm. Acaba biz, ona layık olduk mu? Evet Atam; unutmadık,unutmayıız
ve unutturmayız…